فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ  ·  "Beni zikredin ki Ben de sizi anayım" (Bakara, 152)
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Dervişlik Dedikleri, Prof. Dr. Süleyman ULUDAĞ

Yazar: Editör 4 Eylül 2011 35.635 okunma
Dervişlik Dedikleri, Prof. Dr. Süleyman ULUDAĞ
Yazı boyutu

Dervişlikte Allah’ın mâlikü’l-mülk ve gani/zengin, insanın ise yoksul ve züğürt kabul etmek temel bir ilkedir. Allah Teâlâ ‘mevlâ’, insanın da ‘kul’ olmasından ötürü insanın sahip olduğu her şeyin gerçek sahibi Hakk Teâlâ’dır. İnsanın kendisinin sahibi ve mâliki de O’dur. Bu duruma göre insan kendine bile mâlik değildir. Derviş bu şuur ve idrâk içinde yaşayan bir kuldur.

2. Derviş, irâdesine ve nefsine hâkim ölçülü, dengeli, disiplinli ve istikrarlı bir hayat süren Hakk eridir. Derviş nefsinin arzusuna ve canının isteğine göre değil, Hakk’ın irâdesine göre yaşamayı hedef, rızasını kazanmayı ilke edinir. Bu anlamda o taliptir, mürittir; yani Hakk’ın rızasını talep ve irade eder. Bu husus; ‘İlâhî! Maksudum Sen’sin, matlubum rızandır.’ cümlesiyle dile getirilir.

3. Literatürde derviş mürid anlamına da kullanılmıştır; yani bir şeyhe intisab eden ve bir tarikate giren tâliblere de derviş denilmiştir. “Yesevî dervişi” veya “Ahmed Yesevî’nin dervişi” dendiği zaman; bu tarikata veya şeyhe mensup olan veyahut şeyhin halifesi olan mürid veya halife akla gelir. Bu anlamdaki derviş kavramı da yine ilk iki hususla sıkı bir şekilde bağlantılıdır. Çünkü bir tâlibin bir tarikata girmesinden veya bir şeyhe bağlanmasından esas maksat gani olan Hakk Teâlâ karşısında fakir olduğunun bilincinde olması, davranışlarını ve yaşam tarzını bu bilince göre gerçekleştirmesi, nefsinin arzularına ve canının istediğine göre değil, Hakk’ın irâdesine ve rızasına uygun şekilde hareket etmesidir. Bazen dervişlere ‘Hakk erenler’, ‘Hakk eri’, ‘merdân-ı Hüdâ’, ‘ricâlullah’ ve ‘Allah adamı’ denmesinin sebebi de budur.

4. Mevlevilik’te çilekeş matbah canlarına ve hücre-nişin müridlere derviş denir. Bektaşilik’te de babalık makamından önceki makamda bulunan kişiye derviş denir.

5. Dervişlikte kılık-kıyafet, saç-sakal birinci derecede önemli ve öncelikli bir husus değildir. Dervişin belli bir kıyafeti yoktur. Kılık-kıyafet, saç-sakal sûret ve şekille ilgili hususlardır. Önemli olan şekil değil hakikat, sûret değil mana, zâhir değil bâtındır. Dervişlik bir meşreb ve bir hayat tarzı olduğundan bir derviş kılık kıyafet, saç-sakal itibariyle sıradan bir kişi gibi olabilir. Şeklen halktan biri gibi olması onun dervişliğine asla zarar vermez. Tersine şekil ve görüntünün öne çıkarılması birçok durumda sakıncalı da olabilir. Hatta sûret ve şekil gerçek dervişliğin önünde aşılması güç bir engel haline de gelebilir. Yunus;

Dervişlik dedikleri hırka ile taç değil,

Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil

derken bu noktaya işaret eder. Demek ki gerçek dervişlik gönül dervişliğidir, hakiki derviş de gönül ehlidir.

Dervişlikte tevazu, isâr, fedakârlık, feragat, diğerkâmlık, yardımseverlik, cömertlik, kendi kendine yeterlik, Allah’tan başkasına muhtaç olmamak, kul hakkına saygı konusunda olabildiği kadar duyarlı olmak, dini görevleri ihlâsla ifâ, ahlak ilkelerine samimiyetle bağlılık, insan severlik, adam ayırt etmemek ve hoşgörü esastır.

Sa’dî, Gülistan’da dervişlere ayırdığı bir bölümde şunları yazar: ‘Dervişlerin yolu zikir, şükür, hizmet, ibadet, cömertlik, kanaat, tevhid, tevekkül, teslim ve tahammüldür. Bu niteliklere sahip biri pahalı elbiseler de giyse hakikatte ve mana itibariyle derviştir. Ama boşboğaz, beynamaz, hevasına tapan, nefsinin arzuları peşinde koşan, gündüzleri canının isteğini yerine getirmek için geçiren, geceleri gaflet uykusuna yatan önüne konulanı yiyen, ağzına geleni söyleyen bir kimse yırtık pırtık elbiseler de giyse rinddir, yani laubali ve keyif ehlidir.’ (Gülistan, İst., 1991, s. 125.)

Dervişlik özüne hâkim olmaktır
Esir-i nefs olan derviş değildir
Aşkı rehber edip Hakk’ı bulmaktır

Keşkül, teber, âsâ, tığ, şiş değildir.

(Rıza Tevfik)

Yunus’un dediği gibi:

Derviş gönülsüz gerektir, söğene dilsiz gerektir

Dövene elsiz gerektir, halka beraber gerekmez

İslâm’da usulüne uygun bir şekilde misillemede bulunmak, yani haksız yere kötü bir muameleye maruz kalan bir kimsenin karşı tarafa misillemede bulunması caizdir. Bu husus, ‘dişe diş’ ve ‘kısas’ sözleriyle ifade edilir. Ancak yüce Allah, bunu meşru kılmakla beraber haksızlığa uğrayan kimseye misillemede bulunmayıp af, sabır, tahammül ve fedakârlık yolunu tutmasını tavsiye ediyor: ‘Eğer (haksız olarak) sizi cezalandıran birini cezalandıracaksanız, onu size verdiği cezanın misliyle cezalandırabilirsiniz. Ama sabrederseniz sabredenler için bu daha hayırlıdır.’ (Nahl, 16/126)

‘Kötülüğün karşılığı onun misli olan kötülüktür. Fakat affedip barış yolunu tutanın ecri de Allah’a aittir.’ (Şura, 42/40)

Misilleme yolunu değil, af yolunu tutmak Allah’ın sıfatıdır. Yüce Allah, kullarının da kendisi gibi affedici olmalarını ister.

Misillemede bulunmak doğrudur ama bundan vazgeçip af yolunu tutmak daha doğrudur ve derviş doğru ve güzel olanı değil daha doğru ve daha güzel olanı hatta en doğru ve en güzel olanı tercih eder. Buna evlâ ve efdal olana göre hareket etmek, denir. Dövene elsiz, sövene dilsiz olmak gerekir, demenin anlamı budur. Bu da kolay bir şey değildir, fakat derviş kolaya değil, zor ve çetin olanı yapmaya taliptir. Daha doğrusu buna talip olmalıdır. Bunu göze alamayan dervişlik yoluna girmemelidir. Çünkü dervişlik yoluna girdiğini sanan ama bu yolun çilesine katlanamayan bir kimse kesinlikle derviş değildir. Derviş olduğunu sanması kendini aldatmasından başka bir şey değildir. Derviş zor olana taliptir, zor olanı başarandır; zor olanı başarmak için meşakkate katlanan ve çile çeken erdir. ‘İyiliğe iyilik herkesin kötülüğe iyilik er olanın kârıdır.’ Derviş bu anlamda erdir.

Esefle söylemek gerekirse dünya, (sözde) dervişleri saçı-sakalı karışık, elbisesi yırtık-pırtık, üstü başı dağınık, derbeder, pejmürde, kirli paslı, avare, işsiz-güçsüz, dilenci, cahil, laubali, kayıtsız, vurdumduymaz, eyyamcı, gününü gün eden, süfli zevklerine düşkün ve keyif ehli kişi tipiyle tanımıştır. Diyar diyar dolaşan, karınlarını doyurmak için kapı kapı gezip dilenen ve kendilerini Allah adamı gibi sunan bu kimselerin ne İslâm’la, ne tasavvufla, ne de dervişlikle ilgileri vardır. Bu tip dilenciler ve derbederler İslâm’dan önce çeşitli toplumlarda görülmüştür. Müslüman toplumlarda da görülmüştür. Müslüman toplumlarda görülen bu tür sözde dervişler söz konusu toplumlarda var olan tiplerin müslüman toplumlarda görülen temsilcileridir, onların devamıdır. ‘Hıristiyan’ın tembeli kesiş, müslümanın tembeli derviştir.’ ‘Dervişe, Bağdat’ta pilav var demişler, yalan değilse ırak değil, demiş.’ gibi sözlerde ifade edilen ve toplum vicdanında olumsuz bir izlenim bırakan kişiler sözde dervişlerdir, gerçek dervişlikle ilgileri yoktur.

Azizüddin Nesefî şöyle der: ‘Ey Derviş! Bil ki insan-ı kâmil şeriatı, tarikat ve hakikat itibariyle eksiği olmayan erdir. Diğer bir ifadeyle insan-ı kâmil sözü, işi, huyu güzel olan ârif kişidir. Hz. Peygamber’in sözleri şeriat, işleri tarikat, halleri hakikattir.’

Derviş şer’i bilgileri uygulayıp bunun meyvelerini devşiren bahtiyar ve aydın kişidir.

Bu dervişlik yoluna sıdk ile gelen gelsin
Hakk’tan özge ne ki var gönlünden silen gelsin
Derviş dolu nur doğar her lahza göğe ağar
Ben diyem doğru haber, canına kıyan gelsin
Ey dervişim diyen kişi gayre gönül verme sakın
Canını aşk odu sanıp nefs oduna urma sakın
Eşrefoğlu Rûmî

Deneyiminizi iyileştirmek için çerezler kullanıyoruz. Detay: Çerez Politikası