Gözün Edebi, Kalbin Saflığı

Bismillâhirrahmânirrâhîm.
İnsan dünyaya gözleriyle bakar; fakat gördükleri yalnızca gözlerinde kalmaz. Nazar, gönle açılan kapılardan biridir. Gözün gördüğü, kalpte bir iz bırakır. Bu sebeple Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“(Rasûlüm!) Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini (haramdan) sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır... Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; nâmus ve iffetlerini muhâfaza etsinler...”
(Nûr, 30-31)
Âyet-i kerîmede gözün korunmasının iffetle birlikte zikredilmesi manidardır. Zira nice günah, küçük görülen bir nazarla başlar. Bir bakış meraka, merak düşünceye, düşünce ise kalpte bir meyle dönüşebilir. Mü’minin edebi, daha başlangıçta nefsine sınır koyabilmesidir.
Rasûlullah ﷺ şöyle buyurur:
“İlk peygamberlerden itibâren halkın hatırında kalan bir söz vardır: Hayâ etmedikten sonra istediğini yap!”
(Buhârî, Enbiyâ, 54; Edeb, 78)
Hayâ, yalnız insanların yanında utanmak değildir. Asıl hayâ, insanın Rabbi ile olan münasebetinde ortaya çıkar. Kimsenin görmediği yerde gözünü haramdan çevirebilmek, gönülde hayânın diri olduğunun işaretidir.
Bu hususta Hz. Enes (ra) ile Hz. Osman (ra) arasında geçtiği nakledilen hâdise dikkat çekicidir. Hz. Enes (ra), yolda gördüğü bir kadının güzelliğinden etkilenerek Hz. Osman’ın (ra) huzuruna girer. Hz. Osman (ra) kendisine:
“Ey Enes! Gözlerinde zinâ izleri olduğu hâlde buraya giriyorsun.”
buyurur. Hz. Enes (ra) hayretle:
“Allah’ın Rasûlü’nden sonra da mı vahiy geliyor?”
diye sorunca Hz. Osman (ra):
“Hayır, bu bir basîret ve doğru bir firâsettir.”
buyurur.
(Kuşeyrî, er-Risâle, s. 238)
Bu rivayette asıl dikkat çekilmesi gereken, başkasının hâlini keşfetmek değil, kendi gönlümüzü murakabe etmektir. Firâset, gaybı bilmek değildir. Kulun asıl vazifesi başkasının kusurunu aramak değil, kendi nazarını ve nefsini terbiye etmektir.
Peki insan, kendisini kimsenin görmediği yerde nasıl koruyacaktır?
İşte bunun cevabını, sûfî terbiyenin temel esaslarından biri olan murakabe verir.
Sahl et-Tüsterî (rah.) henüz küçük yaşlarda iken dayısı Muhammed b. Süvvâr ona kalben şu sözleri tekrar etmesini öğretmişti:
“Allah benimle.
Allah beni görüyor.
Allah benim şahidimdir.”
Sahl, bu sözleri zamanla kalbinde öyle bir şuur hâline getirdi ki, Allah’ın kendisini her an gördüğünü bilerek yaşamaya başladı.
İşte gözün gerçek terbiyesi de burada başlar.
İnsan yalnız başına kaldığında da Rabbinin huzurunda olduğunu hissederse, bakışına sahip çıkar. Kimsenin görmediği bir yerde gözünü haramdan çevirdiğinde, aslında gönlünde şu şuur diri demektir:
Allah benimle.
Allah beni görüyor.
Allah benim şahidimdir.
Bugün gözlerimiz her zamankinden daha fazla şeye maruz kalıyor. Fakat insanın önüne gelen her şeyi gönlüne alması gerekmez. Gözün edebi, kalbin muhafazasıdır.
Öyleyse mesele sadece neye bakmadığımız değil, kalbimizi ne ile beslediğimizdir.
Mü’min bilir ki Allah Teâlâ kendisini her an görmektedir. Bu şuurla çevrilen bir nazar, belki de kulun kimsenin bilmediği en güzel kulluklarından biridir.
Çünkü bazen insanın Rabbine sunduğu en sessiz ibadet,
kimsenin görmediği bir anda gözünü haramdan çevirmesidir.
Ve belki o anda, gözünü haramdan çeviren kulun gönlünde şu hakikat yeniden dirilir:
“Allah benimle, Allah beni görüyor, Allah benim şahidimdir.”