Hz. Ebubekir`in Şahsiyeti
Yazı boyutu
Yedinci batın olan Mürre’de Hz. Peygamber’in nesebiyle soyu birleşen Hz. Ebû Bekir’in halifelik müddeti, 2 sene 3 ay 10 gündür. Cahiliye devrinde adı “Abdüllât, Abdül-Kâ’be veya Abdüluzza” iken müslüman olduktan sonra Efendimiz Hazretleri, kendisine Abdullah adını verdiler. Hz. Peygamber’le beraber büyük-erkeklerden ilk tekbir getiren ve ilk namaz kılan zat olduğundan kendisine “Ebû Bekir” künyesinin verildiği kaydolunur. Dostluk niteliklerine, sohbet ve ülfet edilebilir bir manevî çehreye sahib bulunduğundan veya Hz. Peygamber kendisine “Sen Allah’ın Cehennem’den uzaklaştırdığı bir kimsesin; Cehennem ateşinden uzaklaşan kimseyi görmek isteyen, Ebû Bekir’in yüzüne baksın!” hitaplarından dolayı “Atik” lâkabıyla anıldığı bildirilmektedir. Mahlasları da “Sıddîk”tir. Bunun sebebi olarak da “Resûlüllah’ın tebliğ ettiği bütün haberleri ve Mi’raç hakkındaki haberleri, tereddütsüz tasdik etmiş olması, tab’an hak olan haberleri kabule, tasdike ve tatbike meyyal olup sırât-ı müstakim sahibi olması...” gibi hususlar gösterilir. Babasının adı Osman olup künyesi “Ebû Kuhâfe” dir. Annesinin adı Selmâ olup künyesi “Ümmü’l-Hayr” idi. Annesi Selmâ, hemen Hz. Ebû Bekir’den sonra müslüman olmuştu, babası ise, Mekke’nin fetholunduğu gün, İslâm şerefiyle şereflenmişti.[1]
Hz. Ebû Bekir; tatlı dilli, güler yüzlü, zayıfça bedenli, halim-selim, mütevazı bir zâttı. Dinî hükümlerin aslını bilirdi. Âlimdi, fakihti, müctehiddi. Kur’ân-ı Kerim’i manalarına vakıf olarak yanık bir eda ile okurdu; dinleyenler, onun okuyuşunun fevkalâde tesirinde kalırlardı, bu yüzden pek çok Kureyş’linin İslâm’a meyil ve muhabbetleri artmıştı. Hatta azgın müşrikler bunu farkettiklerinden Mekke döneminde onun dışarıdan sesi duyulacak şekilde Kur’ân okumasını yasaklamış, dışarıdan görülebilecek bir mahalde namaz kılmalarına engel olmuşlardı. Hatta Hz. Ebû Bekir, bu yüzden Habeşistan’a göç etmek istemiş, ancak yolda câhiliye devrindeki dostlarından İbn ed-Duğne adlı zat, böylesine faziletli-dürüst bir kimsenin yurt dışına çıkmaya zorlanamayacağını, kendi himayesine aldığını söylemiş ve Hz. Ebû Bekir, tekrar Mekke’ye dönmüştü. Ancak müşrikler, kendisini Kur’ân okumaktan ve namaz kılmaktan menetmeye devam ettiler. İbnü’d-Duğne dahi baskı altında kalarak Ebû Bekir’e rahatça Kur’ân okuma imkânı tanıyamadı. Hz. Ebû Bekir, artık bu fâninin de himayesinden çıkarak Allah (c.c.)’ın himayesine girdiğini söylüyor ve şehirden ayrılmıyordu. Bundan sonra Hz. Ebû Bekir’in, her şeye metanetle sabır göstererek Resûlüllah’ın yanıbaşından ayrılmadığını tesbit ediyoruz.
Hz. Ebû Bekir güzel ahlâklı; adaletli, insaflı, iffetli ve son derece müttaki bir zattı. Aynı zamanda tahammüllü, cesur ve sabırlı bir insandı. Bir toplulukta kimin en cesur olduğu konuşulurken “Hz. Ali”nin adı geçtiğinde toplulukta bizzat bulunan Hz. Ali, “Gerçi savaşlarda teke tek vuruşmalarda ben hasımlarımı altetmişimdir, ama aramızda en cesur kişi Ebû Bekir’dir, Bedir Savaşı’nda Hz. Peygamber için bir çadır kurulmuş, müşriklerin muhtemel hücumlarına karşı birinin beklemesi uygun görülmüştü. Orada bulunanlardan bu işe en önce ve istekle atılan Hz. Ebû Bekir oldu ve elinde kılıç dikkat kesilerek çadırı beklemeye koyuldu. Ben dikkat ettim, gördüm ki, müşrikler hücum ettikçe Hz. Ebû Bekir kılıcıyla hücumları savıyor ve cesaretle-metanetle vazifesini yapıyordu. Ben o zamandan beri Hz. Ebû Bekir’in cesur bir kişi olduğunu anladım.”
Hz. Ebû Bekir’in öyle kuvvetli bir şahsiyeti vardı ki, kendisi müslüman olduktan sonra onun davetiyle pek çok kişi, sâbikûn-i İslâm arasına girdi. O, öteki müslümanların maruz kaldığı sıkıntıların acısını yüreğinin derinliklerinde hissediyordu. Bilâl b. Ribah Habeşi, Âmir b. Füheyre, Nehdiyye ve onun kızı (veya oğlu) ve daha başka mazlum müslüman köle ve cariyeleri bedeli olan paraları ödeyerek hürriyetine kavuşturmuştu. Osman b. Affan, Abdurrahman b. Avf, Zübeyr b. el-Avvam, Sa’d b. Ebî Vakkas, Talha b. Ubeydullah Hazretleri, onun çabaları ile İslâm dairesine girmişlerdi.
Müslümanlığa girdiği zaman elinde mevcut olan 40 bin dinar (veya dirhem) miktarın 35 binini hicrete kadar, geri kalan 5 binini de hicrette ve sonraki zamanlarda Allah (c.c.) yolunda harcamıştı. Böylece ashâbın en cömertleri arasında yerini almıştı.
Müslümanların sayısı 38’e ulaştığında Hz. Ebû Bekir meydana çıkarak açıktan namaz kılınmasını arzuluyor, bu yolda büyük cesaret gösteriyordu. Ancak Efendimiz Hazretleri, sayılarının henüz az olduğunu söylüyordu. Bir gün Hz. Ebû Bekir, tekrar bu yoldaki isteğini açığa vurmuş ve Hz. Peygamber, ashabı ile Kâbe’ye gitmiş, ancak herkes ahali arasına dağılarak ibâdet etmişti. Hz. Ebû Bekir ise, bir hutbe irâd ederek insanları Allah (c.c.)’a ve Peygambere imana dâvet etmiş ve İslâm milletinin ilk hatibi unvanını almıştı. 39. ve 40. sırada Hz. Hamza ile Hz. Ömer peşpeşe müslüman olunca Kâbe’de ilk olarak açıkça ve cemaatle namaz kılınmış ve Hz. Ebû Bekir’in özlemi gerçekleşmişti. O gün, bütün müslümanlarla beraber Ebû Bekir Hazretlerinin bayramı olmuştu. Çünkü müslümanlığın her zafer, başarı ve sevinci, Hz. Ebû Bekir için bayram oluyordu.
Bedir, Uhud, Hendek, Huneyn, Hudeybiye ve sair Hz. Peygamber’in bulunduğu bütün gazalarda, Hz. Ebû Bekir de bulunmuştu. Sulh zamanlarında da, seferde de Hz. Peygamber’in sohbetine en çok katılanlardandı. Mekke’den Medine’ye hicrette sevgili Peygamberimizin can yoldaşı, mağara dostu oldu. Pek çok âyet ve hadiste Hz. Ebû Bekir’e işaret vardır.[2] Habeşistan’a hicret edecekken, Mekke’de kalması ve sıkıntılara göğüs germesinin gerçek sebebi, Hz. Peygamber etrafında dönüp dolaşan feci hadiselerdi. O, önderini tehlikeler ortasında bırakamamıştı. Her ne pahasına olursa olsun rehberini terketmemesi, önderinin derdine ortak olması, onunla omuz omuza İslâm için, Allah (c.c.) rızası için mücadele etmesi; fedakârlık, tevazu, şecaat, huy güzelliği, amel-i salihi elden bırakmaması, onun İslâmî davet ve irşad kadrosundaki âbideleşen eşsiz şahsiyetinin bölünmez faktörlerindendir.
Hz. Ebû Bekir, halife olduğu zaman Beytülmal’den takdir olunan nafaka, orta halli bir Kureyşli muhâcirin geçimini sağlamaya yetecek kadar bir miktardı. Vefat ettiğinde elinde birikmiş bir kuruş dahi bulunmadı. Miri mallardan yanında bir köle, bir deve ve Beytülmal’dan da bir kaftan verilmişti. Ölümü yaklaşınca kızı Âişe’yi çağırıp üçünün de Beytülmâl’e iadesini ve ölünce bunu sağlamak için Hz. Ömer’e teslim edilmesini tenbih etti. Öldükten sonra Hz. Âişe babasının tenbihini tutarak kaftanı, köleyi ve deveyi Hz Ömer’e yolladı. Abdurrahman b. Avf Hazretleri, bunların Hz. Ebû Bekir’in ailesine iadesini teklif etmişse de Hz. Ömer; “Ebû Bekir’in vasiyetine uyacağını ve onun izinden yürüyeceğini...” bildirdi.
Hutbelerinden birini, örnek olarak burada nakledelim:
“Ey nas! Size her işte ve her durumda Allah Teâlâ’dan korkmanızı tavsiye ederim. Sevdiğiniz-sevmediğiniz her işte, Hakk’a tutunmanızı öğütlerim. Çünkü doğru olmayan sözde, asla hayır yoktur; yalan söyleyen fâcir, fısk-u fücura meyleden kişi ise, helâk olur. Övüngeçlikten sakınınız! Haddizatında topraktan yaratılmış ve toprağa döneceği kesin olan çaresiz insanın, övüngeçlik taslamasını anlamak mümkün değildir. İnsan; bugün diri ise, yarın ölüdür. O halde güzel işler yapınız, salih ameller işleyiniz ve kendinizi ölmüş gibi kabul ediniz. Aslına eremediğiniz şeyin bilgisini, Cenâb-ı Hakk’a havale ediniz. Kendiniz için hayırlar yapınız ki, yarın onları karşınızda hazır bulaşınız. Çünkü Hak Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’inde “Kıyamet gününde herkes, dünyada hayır ve kötülükten yaptığı şeyi hazır bulacak ve ister ki, o kötülüklerle arasında uzak bir mesafe bulunsaydı. Yine Allahü Teâlâ size kendinden korkmanızı emreder. Allah kullarını çok esirgeyicidir.” buyurdu. Öyleyse ey Allah’ın kulları! Hak Teâlâ’dan gerektiği şekilde korkunuz. Ve sizden önce bu fani âleme gelip geçenlerden ibret alınız. Ve biliniz ki, Cenâb-ı Allah (c.c.)’ın huzurunda büyük küçük yaptığınız bütün işlerin hesabını verecek, mükâfat veya ceza göreceksiniz. Hiç şüphesiz Cenâb-ı Allah, esirgeyici ve bağışlayıcıdır. Şimdi siz, canınızı kurtarmanın çaresine bakınız. Ve’l-müsteân billâh velâ havle velâ kuvvete illâ billâh.”[3]
Herkesin teessüründen şaşırıp ne yapacağını bilmez duruma düştüğü bir sırada yani Peygamberimizin vefatı ile ashâb derinden sarsıldığında Hz. Ebû Bekir, teessürünü kalbine gömerek Resûlüllah’ın tebliğ ettiği dini, umulmadık bir zamanda bozulmaktan, ihtilâf ve çalkantılarla zayıf düşürmekten korumak üzere harekete geçmiş; Peygamberimiz’in de bir insan olduğunu, vadesi dolunca öleceğini, Kur’ân-ı Kerim ile O’nun tebliğatının ise sahip çıkıldıkça ebedî olduğunu belirterek, müslümanların lideri olduğunu ortaya koymuştu. Bunun peşinden Benû Saide Çardağı’ndaki hilâfet görüşmelerinde de vaziyete hâkim olmayı başarmış, reyler onun üzerinde toplanmıştı. Onun teennisi, hilmi ve tevazuu sayesinde gecikmeli de olsa, Hâşimlîerin bütününün bey’atı sağlanmıştı. Üsâme ordusunu sevkederken kararlılığını ortaya koymuş, mürtedler üzerine yürürken cesaretini isbat etmişti. Öte yandan İran ve Bizans cephelerinde, İslâm’ın müstakbel fütuhatının temellerini hayırla ve başarı ile almıştı. Ayrıca İslâm devletinin ilk müesseselerinin de çekirdeğini kurmayı başarmış; vali, vergi memuru ve kumandanlarına yaptığı nasihatlerle, İslâm devlet anlayışının ve savaş hukukunun temellerini oluşturacak örnek uygulamaları gerçekleştirmişti. O ölürken Hz. Ömer’e, Müsennâ ile beraber halkı cihada davet etmesini, kendini toprağa verdikten sonra teessüre kapılıp zaman kaybetmemesini, İslâm namına vasiyet ediyordu; ölürken dahi, İslâm’ın bekasının sebepleri üzerinde düşünüyor ve nasihatler, emirler, vasiyetler yazdırıyordu. Fıkıh ilmine, hadis ilmine, Kur’ân-ı Kerîm’i cemetmek suretiyle mukaddes Kitâbımız’a da büyük hizmette bulunmuştu. Hâsılı, iki yıl gibi kısa bir zamana yüksek şahsiyeti sayesinde, sayılmayacak kadar büyük başarılar sığdırmış, keyfiyet ve niteliği çok çok derin, örnek din, devlet ve millet hizmetleri, onun devlet hizmetindeki kısa süresini donatmıştır.[4]
[1] Hz. Ebû Bekir’in soy kütüğü: “Abdullah b. Ebî Kuhâfe b. Âmir b. Ammâr b. Kâ’b b. Sa’d b. Teym b. Mürre b. Kâ’b b. Lüeyy b. Gâlib b. Fihr b. Mâlik b. Nadr b. Kinâne” bk. aynı kaynaklar, aynı sayfalar.
[2] Leyl, 17/21, 1-3; Tevbe, 40; Zümer/33; Rahmân/46; Al-i İmrân/159; Tahrîm/4; Ahzâb/43; Ahkâf/15; Hıcr/47.
[3] İbn Kuteybe ed-Dineverî, el-İmâme ve’s-Siyâse, I, 22; Metâliü’n-Nücûm, I, 21. Hutbede geçen âyet: Âl-i İmrân/30.
[4] Taberî, IV, 49 vd.; İbn Sa’d, Tabakât, III, 169 vd.; İbn Kuteybe ed-Dineverî, el-İmâme ve’s-Siyâse, I, 24 vd.; Aynı yazar, el-Maârif, 72 vd.; Süyûtî, Târihu’1-Hulefâ, 27 vd.; Hersekli Mehmed Kâmil, Metâliü’n-Nücûm, I, 5 vd.; C. Paşa, I, 477; İbn el-Esîr, II, 42; Şehbenderzâde, Târih-i İslâm, II, 336 vd.; Şiblî, IV, 167 vd.; M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 88; H. Algül, Ashâb-ı Kirâm, 65-70 ve 85 vd.; Zekâî Konrapa, Peygamberimiz - İslâm Dini ve Aşere-i Mübeşşere, 86 vd.; Ikdu’l-Ferîd, IV, 261; Şah Muinüddin Ahmed Nedvî - Said Sahib Ansarî, Asr-ı Saâdet Peygamberimizin Ashabı, I, 207 - 214.
İlgili Yazılar
4 Ağustos 2026