HZ. PEYGAMBER (s.a.v.) ve RAMAZAN

Allah Rasûlü (s.a.v), sahurla ilgili olarak: Sahur yemeği yiyin. Çünkü sahurda bereket vardır buyurmuştur. (Müslim, Sıyâm, 45, Riyâzus-Sâlihîn II, 495) Yine bir hadisinde: Bizim orucumuzla ehl-i kitab (Yahudi ve Hıristiyanlar)ın orucu arasındaki fark, sahur yemeğidir (Müslim, Sıyâm, 46) buyurarak sahura kalkmanın önemine işaret etmişlerdir.
İftarda acele etmemiz de Allah Rasûlü tarafından tavsiye edilmiştir. Konu hakkında: İnsanlar, (Sünnetime uygun olarak) iftar etmekte acele davrandıkları sürece hayır üzere yaşarlar buyurmaktadır. (Müslim, Sıyâm, 48)
Ashâb-ı Kirâmın naklettiğine göre, Peygamberimiz (s.a.v.) iftar ve akşam namazında acele eder, bunları tehir etmez, geciktirmezdi. (Müslim, Sıyâm, 49-50) Anadolumuzda, bu rivayetten kaynaklanan güzel bir gelenek vardır. Akşam namazı için camiye giden oruçlu cemaat, yanlarına zeytin ve hurma gibi iftariyelik alırlar. Ezan okununca bunları birbirlerine ikram ederek, iftar edip namaz kılarlar. Böylece Peygamberimiz (s.a.v.)in sünneti üzere hem iftarı, hem de namazı geciktirmemiş olurlar.
Bir gün Rasûlullâh (s.a.v.), ashaptan Sad b. Ubâde (r.a.)nin yanına geldiğinde Hz. Sad, kendisine bir parça ekmek ve zeytin çıkardı. Allah Rasûlü, bunları yedi. Sonra da: Sofranızda oruçlular iftar etsin, yemeklerinizi iyi kimseler yesin, melekler de size dua etsin! buyurdu. (Riyâzus-Sâlihîn II, 517)
Peygamberimiz (s.a.v.), oruçlu birine ikram ile iftar ettirenin oruçlunun sevabı kadar sevap kazanacağını, oruçlunun sevabından da hiçbir şeyin eksilmeyeceğini müjdelemiştir. (Riyâzus-Sâlihîn II, 516)
Ramazan ayında, yatsı namazına ilave olarak, vitirden önce kılınan teravih namazının, inananların affına vesile olacağı bildirilmiştir. O, şöyle buyurmaktadır:
Bir kimse Ramazan-ı Şerîfin gecelerinde, ibadetin sevabına inanarak ve mükafatını sadece Allahtan umarak Onun rızası için teravih namazını kılarsa, geçmiş günahları bağışlanır. (Müslim, Salâtül-Müsâfirîn, 173, Riyâzus-Sâlihîn II, 463)
Faziletine inanarak ve mükâfatını umarak Allah rızası için Ramazan gecelerini ibadetle geçiren kimsenin geçmiş günahları bağışlanır. (Müslim, Salâtül-Müsâfirîn, 173-174, Riyâzus-Sâlihîn II, 463)
Ramazanda oruç tutmanın sevabı o kadar çoktur ki bunu herhangi bir ölçüye sığdırmak mümkün değildir. Oruçlu kişi eline, diline ve gözüne de sahip olmalı, kimse ile çekişmemelidir. Nitekim Cenâb-ı Allah (c.c.) bir hadis-i kudsîde şöyle buyurur: Aziz ve celil olan Allah, Âdemoğlunun işlediği her hayır ve ibadette kendisi için (bir menfaat düşüncesi var)dir. Ancak oruç böyle değildir. Çünkü oruç, sadece benim (rızam) için yapılan bir ibadettir. Onun mükâfatını, ben veririm buyurur.
Oruç tutanlara dair birkaç hadis-i şerif şöyledir: Oruç bir kalkandır. Herhangi biriniz oruçlu bulunduğu gün, artık kötü söz söylemesin ve bağırıp çağırmasın. Eğer biri kendisine söver yahut onunla dövüşmek isterse hemen Ben oruçluyum desin!
Muhammedin canı elinde olan Allaha yemin ederim ki, oruçlunun (ağzındaki açlık) kokusu, kıyamet gününde Allah katında misk kokusundan daha temizdir. Oruçlunun, ferahlanacağı (iki önemli) sevinç anı vardır. İftar ettiği vakit iftarıyla sevinir, Rabbına kavuştuğu zaman da orucu (nun mükâfatı) ile ferahlanıp sevinir. (Müslim, Sıyâm, 163)
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), samimiyetle Ramazan orucunu tutanların cennete, özel bir kapıdan alınacaklarını müjdelemiştir:
Cennette Reyyân denilen bir kapı vardır. Bu kapıdan kıyamet gününde yalnız oruçlular girer. O kapıdan onlardan başkası giremez. (Kıyamet gününde) Oruçlular nerede? diye nida edildiğinde, oruçlular kalkıp oradan girerler. Oruçluların sonuncusu içeriye girdiği zaman kapı kapatılır ve içeriye artık başka hiç kimse giremez. (Müslim, Sıyâm, 166)
Hiç kuşkusuz Peygamber Efendimiz (s.a.v.) zamanındaki Ramazanlar, her yönüyle daha feyizli ve mânen daha bereketliydi. Ashâb-ı Kirâmın haber verdiğine göre, Allah Rasûlü (s.a.v.) insanların en cömerdi idi. Bilhassa Ramazanda, Cebrail (a.s.) ile karşılaştığı zaman cömertliği son dereceyi buluyordu. Cebrail Aleyhisselâm, Ramazanın her gecesinde Rasûlullâh (s.a.v.) ile buluşup karşılıklı olarak birbirlerine Kurân okurlardı. İşte böylece Rasûlullâh (s.a.v.), Cebrail ile buluştuğunda insanlara rahmet getiren rüzgârlardan daha cömert ve daha faydalı olurdu. (Müslim, Fedâil, 50; Riyâzüs-Sâlihîn, II, 491)
Allaha ve âhiret gününe inananlar için en güzel bir örnek olan Peygamberimiz (s.a.v.) Ramazanı böyle idrak ediyorsa, biz inananların da özellikle bu mübarek ayda çevremize karşı cömert olmamız ve bol bol Kurân okuyup, dinleyip ve onun muhtevasıyla amel etmemiz gerekmektedir.
Yine Sahâbe-i Kirâm, Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v.)in Ramazanın son on gününde itikâfa girdiğini haber vermiştir. İtikâf, camide veya cami hükmündeki bir yerde ibadet niyetiyle bir süre kalmaktır. Bu sayede kişi belirli bir süre dünyevî işlerden sıyrılarak Cenâb-ı Allah (c.c.)a yakınlaşmak ve dinî duyarlılığını artırmak için çaba gösterir, beşer olarak hatalarını gözden geçirir, ilahi lütuf ve feyze erişmeyi gaye edinir.
Peygamberimiz (s.a.v.), Ramazanın son on gününde itikâfa girerdi. Hz. Âişe annemiz, Rasûlullâhın bu mübarek ayın son on gününü nasıl ihya ettiğini şu sözlerle rivayet eder:
Rasûlullâh (s.a.v.), Ramazanın son on günü girince, geceleri ihyâ eder (değerlendirir), ehil ve ailesini uyandırır, ibadete daha fazla önem verir, diğer vakitlere göre daha çok ibadet gayretine ve çalışmasına girerdi. (Müslim, İtikâf, 7)
Rivayetlerden de anlaşılacağı üzere, Peygamberimiz (s.a.v.) zamanındaki Ramazanlarda başta kendisi olmak üzere bütün Müslümanlar sahura, iftara, terâvihe, geceleri ihyâ etmeye gereken önemi vermekte, çokça Kurân-ı Kerîm okuyup dinlemekte (mukâbele), yoksullara daha fazla yardım etmekte, her zamankinden daha çok ibadet gayretine girmekte ve yetimlerin yüzünü güldürüp, çocukları sevindirmekte idiler.
Cenâb-ı Allah (c.c.), bu duygu ve düşüncelerle Ramazan ayını idrak etmeyi cümlemize nasip eylesin