فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ  ·  "Beni zikredin ki Ben de sizi anayım" (Bakara, 152)
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Kerbelâ Faciası 3

Yazar: Editör 1 Kasım 2014 0 okunma
Yazı boyutu
 
Hz. Hüseyin’in Son Gecesi
 
Bir tedbir olarak da çadırların birbir­lerine yaklaştırılmasını, çadır iplerinin de yandaki çadırlara bağ­lanmasını, muharebe ânında kadın ve çocukların çadırlara konul­masını, eli silâh tutanların ise, çadırların çevresinde düşmana kar­şı uygun yerlerde hazır durmalarını hatırlattı. Böylece çadırları bir­leştirerek arkalarına aldılar, gerilerindeki bir hendeğe de odun ve kamış doldurarak bir nevi barikat kurdular, böylece Emevî ordusu­nun, çadırların gerisinden geceleyin herhangi bir saldırıda bulun­malarını önlemiş oldular.
 
Hz. Hüseyin’in Kûfe Ordusuna Bazı Hatırlatmaları
10 Muharrem H. 61/10 Ekim 680 günü sabah namazını müteâkip Ömer b. Sa’d, emrindeki askerlerle saldırıya geçti. Hz. Hüseyin’de geceleyin alınan tedbirleri sıklaştırdı, önemli yerlere adamlarını yerleştirdi, kampın gerisindeki engeli yeniden gözden geçirdi. Kamış ve odunları ateşe verdi. Artık ortalıkta harp hali vardı. Daha son­ra karşısındaki askerlere: “Son Peygamber Hz. Muhammed Musta­fa (s.a.v.)’nın torunu ve babasının, Allah ve Resûlünü ilk tasdik edenlerden olduğunu...” hatırlattıktan sonra “Şehidlerin efendisi Hamza ile şehid düştükten sonra kendisine Cennet’te iki kanat ihsan edilen Ca’fer-i Tayyar benim amcam değil midir?” dedi ve Resûl-i Ekrem’in Hz. Hasan’la kendisi hakkında “Cennet gençleri­nin iki efendisi” buyurduğunu belirtti. Böylece insafa gelirler ümidiyle karşısındakileri düşündürmek istedi. Hatta dedi ki: “Bü­tün bunları duymazdan gelseniz bile, benim, Peygamberinizin kızı­nın oğlu olduğum hakkında kuşku duyabilir misiniz? Vallahi ben, Peygamberinizin kızı Fâtıma’nın öz ve has oğluyum.”
 
Hz. Hüseyin, şu anda karşısında yer alıp kendisine kılıç çe­kenlerin canlarına ve mallarına herhangi bir saldırıda bulunma­mıştı. O halde Hz. Hüseyin’e niçin hücum ediyorlardı?
 
Sonra Kûfelilere döndü: “Siz bana mektup göndermediniz mi?”- diye sordu. Çünkü karşısındaki ordunun ön saflarında bizzat el ya­zısıyla Hz. Hüseyin’e mektup yazmış kişiler de vardı.
 
Fakat hepsini inkâr ettiler; “Biz böyle bir mektup yazmadık” dediler. Şemir gibi Hz. Hüseyin’in başında gözü olanlar ise, onun konuşmalarını etkisiz hale getirici sataşmalarda bulundular.
 
Aslında Hz. Hüseyin yalvarmıyor, uyarıyordu. Ümmet-i Muhammed arasında fitne çıkmamasını istiyordu, şayet araya kılıç girerse iki ayrı siyasî grup çıkacaktı, bunların ileride dini hüviye­te bürünmesi de beklenebilirdi.
 
Nitekim bunların hepsi ileride vuku bulacaktır.
 
Hürr b. Yezid’in Hz. Hüseyin Tarafına Geçmesi
Bu esnada ilginç bir gelişme oldu. Vaktiyle Hz. Hüseyin’i ıssız ve susuz bir yerde konaklamaya mecbur etmekle görevli bir ku­mandan olan Hürr b. Yezid, ordunun kumandanı Ömer b. Sa’d’a; “Hz. Hüseyin’le vuruşup vuruşmayacağını” sordu. Ömer: “Gönlü istemese de aldığı emir gereği, vuruşmak mecburiyetinde kalacağı­nı” bildirince Hürr; “Onun tekliflerinden birini kabul etseniz daha hayırlı olmaz mı?” diye hatırlattı. Ömer b. Sa’d buna da: “Yemin ederim, bu dediğine uyarak Hüseyin’in tekliflerini dikkate almak bence de iyi olur. Ancak Kûfe valisi İbn Ziyad bunu kabul etmi­yor!” cevabını verdi.
 
Fakat Hürr’ün eli bir türlü kılıcına gitmiyor, vicdanı buna bir türlü razı olmuyordu. Hatta ondaki değişikliği sezen Muhâcir b. Evs: “Kûfelilerin en kahramanı kimdir, deseler seni gösterirdim. Hâlbuki şu anda sende bir gariplik görüyorum” demekten kendini alamadı. Hürr’de hakikaten bir gariplik vardı. Hz. Hüseyin’i, geri dönmesine fırsat vermeden o ıssız yerde abluka altına alan o de­ğildi. Nitekim Muhâcir b. Evs’e şu cevabı verdi: “Allah’a yemin ede­rim ki, kendi nefsimi Cennet ile Cehennem arasında muhayyer bı­rakıyorum ve başka bir şeyi, Cennet’e tercih edemiyorum.”
 
Hürr, bunu dedikten sonra atını sürdü, Hz. Hüseyin’in yanına gelerek şunları söyledi: “Allah, beni sana feda etsin! Ey Allah Resülü’nün torunu! Senin geri dönüşüne engel olan ve seni burada tevkif eden benim. Vallahi kavmime arzettiğim şekli kabul etme­yeceklerini ve işin bu noktaya geleceğini bilmiyordum. İşte şimdi günahımdan tevbe ederek sana geldim, önünde ölünceye kadar çalışacağım. Bu kararım acaba nasûh tevbesi olur mu?”
 
Hz. Hüseyin de “Umulur ki, Allah seni affeder” dedi.
 
Bunun üzerine Hürr, Kûfelilere doğru ilerledi ve: “Ey cemaat! Hüseyin’in tekliflerinden birini kabul ediniz de Allah sizi bağışla­sın!” dedi. Buna karşılık Ömer b. Sa’d: “Buna bir çare bulabilirsem ben de böyle olmasını arzu ederdim” dedi. Bunun üzerine Hürr, Kûfelilerin vicdanlarına seslendi: “Ey Kûfeliler! Siz, Hüseyin’i da­vet ettiniz, uğrunda canımızı feda ederiz dediniz, şimdi ise elleri­niz silâhlarınıza uzanmış, onu öldürmekten bahsediyorsunuz. Etra­fı sarılmış vaziyettedir, aile fertleriyle birlikte susuzluktan bitkin hale geldiler. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in torunlarına ne fena dav­ranıyorsunuz. Eğer tevbe edip de bu halden vazgeçmezseniz bir damla suya muhtaç olunacak mahşer gününde Allah (c.c.) size su vermesin!” İşte bu son sözle birlikte karşı taraftan oklar yağ­maya başladı. Böylece vuruşmaya ilk başlayan Hz. Hüseyin olmadı. Hatta daha evvel karşı taraftan bazıları ok menziline girdiğinde Hz. Hüseyin’in adamlarından bazıları, aleyhlerine galiz sözler sarf eden düşmana ok atmak için izin istedikçe Hz. Hüseyin “Hayır! Vuruşmayı ilk başlatan biz olmamalıyız!” diyor ve izin vermiyordu.
 
İbn Havze’nin İbretli Ölümü
Burada, Taberî ve İbnü’l-Esîr gibi kaynaklarda zikredilen ibret­li bir olayı da nakledelim: Kûfeliler arasında İbn Havze diye; cahil, ahmak bir adam vardı. Nitekim ortaya çıkarak, Hz. Hüseyin’e hi­taben: “Ey Hüseyin, seni Cehennem’le müjdelerim” dedi. Hz. Hüseyin, ona karşı: “Sen yalan söylüyorsun, mesele, senin dediğin gibi değildir. Aksine ben çok merhametli, şefi’ ve kendisine itaat ve ibadet olunan Rabbimin huzuruna gitmekteyim...” cevabını verdi ve ekledi: “Yâ Rabbi, bu şahsı cehennemine gönder!”
 
İbn Havze birden hiddetlenip atını Hz. Hüseyin’e doğru sür­mek ve onu öldürmek istedi. Ne var ki atı ürktü, kendisi yere düş­tü, fakat ayağı üzengide asılı kaldı, at süratle koşuyor, İbn Havze ise ayağı üzengide asılı olarak sürünüyordu. Bedeni taş parçalarına çarptı, kolu bacağı koptu ve feci bir şekilde can verdi.
 
Çarpışmaların Başlaması 
Savaş o devir usullerine göre teke tek vuruşmalarla başladı. Bilhassa başta Hürr b. Yezid olmak üzere Hz. Hüseyin’in adamları teke tek vuruşmalarda çok etkili ve kararlı olduklarını gösterdiler. Karşı tarafa hayli kayıp verdirdiler. Bundan sonra toplu hücum başladı.
 
Çadırlar birbirlerine bağlandığı için bir siper teşkil ediyor; kar­şı taraf, Hz. Hüseyin tarafına tek yönden hücum edebiliyordu. Bun­dan dolayı Kûfeliler, çadırları ateşe verdiler. Bu, bir süre daha istihkâm vazifesi görüp Hz. Hüseyin, karşıdakilerin her cihetten hücumuna engel olmuşsa da çadırlar yanınca içinde korunmakta olan kadın ve çocuklar meydana çıktı.
 
Kûfeliler ne yazık ki, kadın ve çocukları bile öldürüyorlardı. Anlatıldığına göre çadırlar yakıldıktan sonra Ümmü Veheb adlı hanım, kocasını çadırın dışında ölmüş vaziyette görünce yüzündeki toprakları silerek: “Ne mutlu sana! Cennet nimetine kavuştun, mü­barek olsun!” diyordu. Şemir, buna hiddetlendi ve derhal askerler­den birini yollayarak zavallı kadını öldürttü. Böylece Ümmü Veheb’de kocasının yanıbaşında toprağa düştü.
 
Cevdet Paşa, bunu naklettikten sonra şöyle dedi: “Müşriklerin kadın ve çocuklarına bile saldırmak şer’an yasaklanmış, aklen kötü görülmüşken, bir müslüman kadın hakkında bu çirkin muâmelenin yapılması mel’unun kalbinin ne kadar kararmış ve kızgınlıktan ne derece gözü dönmüş olduğuna yeterli bir delidir.”
 
Şemir bununla yetinmedi, Hz. Hüseyin’in aile fertlerinin bulun­duğu büyük çadırı da içindekilerle birlikte yakmak istedi. Bunu anlayan Hz. Hüseyin: “Allah seni ateşle yaksın” diyerek ona beddua etti. Güç belâ Kûfelilerden bazıları Şemir’i bu fikrinden vazgeçir­diler.
 
Fakat Hz. Hüseyin’in, Hz. Hasan’ın, Âkil b. Ebî Tâlib’in ve Cafer’in çocuklarından pek çoğu ve baba bir kardeşleri yani Hz. Ali’­nin diğer oğulları, bu çarpışmalarda şehid düştüler.
 
Böylece Hz. Hüseyin’in adamları nice kahramanlıklar göstere­rek birer birer şehid düşünce, Hz. Hüseyin birkaç kişi ile yapayal­nız kaldı. Üstelik susuzdu ve suya ulaşmak için Fırat’a doğru mey­lediyordu. Hâlbuki Ömer b. Sa’d’ın askerleri onun çevresini kıskıv­rak sarmışlar, hareket imkânı vermiyorlardı. Nitekim Husayn b. Numayr’ın attığı ok, Hz. Hüseyin’i ağzından yaraladı ve Hüseyin’­in yüzü kan içinde kaldı.
 
Fakat Şemir b. Zilcevşen artık, Hz. Hüseyin’i öldürmeye ka­rar vermişti, bütün askerler onu kuşatmış olmakla birlikte on iki kişilik süvari ile ona iyice yaklaştı. Aile çadırı ile arasına girmek istediler. Fakat Hz. Hüseyin; “Kıyamet gününün şiddetinden korkmuyorsanız ve dini bir düşünce ile hareketinizi ayarlayamıyorsanız, hiç değilse insan gibi davranınız. Benim çoluğumu çocuğumu, malımı mülkümü, aranızdaki azgın ve cahillerin saldırısından koruyunuz!” dedi. Bunun üzerine çadırdaki eşyalara saldırmaktan vaz­geçtiler.
 
Hücumların Hz. Hüseyin’in Etrafında Yoğunlaşması ve Şehid Edilmesi
Kûfeliler saldırılarını, Hz. Hüseyin ve çevresindekilere yöneltti­ler. Hz. Hüseyin, elindeki kılıcı ile sağ ve soldan yoğunlaşan hücumları savmaya çalışıyordu. Gözleri önünde, günlerdir kendi öz oğulları dâhil nice kıymetli kişiler öldürülmüştü. Onların acılarıyla yüreği yanıyordu. Böyle olduğu halde metanetini koruyarak düşman saldırılarına direnmesi, doğrusu düşman tarafında bile şaşkınlık uyandırıyordu.
 
İşte Hz. Hüseyin, böylesine çaresizlik içindeyken kız kardeşi Zeynep: “Keşke gökyüzü yerin üzerine düşse!” diyordu. Hz. Hüse­yin de sağa sola kılıcıyla hamleler yaptıkça karşısındaki gözü dön­müş azgınlara: “Beni öldürmek için mi toplandınız? Bundan sonra Allah size kurtuluş vermez. Allah, benim intikamımı, sizden hiç aklınıza gelmeyen bir şekilde alır. Allah’ın acıklı azabına düşersiniz” diye sesleniyordu. Ve kumandan Ömer b. Sa’d, bu acıklı tablo karşısında gözyaşlarıyla yanağını yıkıyor, sakalını ıslatıyordu.
 
Muharrem’in 10’u işte böylesine acıklı gelişmelere sahne olu­yordu. Artık Hz. Hüseyin’in kuvveti iyice azalmış, gıdasızlık ve su­suzluktan dolayı mecalsiz kalmıştı. Ve herkes onu öldürebilirdi. An­cak Kûfeliler arasında öyle bir hava esmişti ki, bu son darbeyi kimse indirmeye yanaşmıyordu. Herkes: “Hüseyin’i vuran ben olmayayım” diye düşünmeye başlamıştı.
 
Bunu fark eden Şemir, seyirci kaldığı takdirde bu işin değişik mecralara yöneleceğini fark ederek hemen harekete geçti: “Ne olu­yor size? Ne bekliyorsunuz? Öldürsenize!” diye askerleri kışkırttı.
 
Bunun üzerine Zür’a b. Şerik et-Temîmî, Hz. Hüseyin’e bir dar­be indirdi, Hz. Hüseyin solundan yaralandı, sonra omuzundan ya­ralandı. Bu vaziyette iken Sinan b. Enes en-Nehâî mızrakla saldır­dı, Hz. Hüseyin yere düştü. Sinan b. Enes, Havelî b. Yezid el-Asbahi’ye Hz. Hüseyin’in başını kesmesini söyledi. Ancak bunu yapmak için onda kuvvet hissetmeyince homurdanarak atından indi, ken­disi kesti ve Haveli’ye verdi. H. 10 Muharrem, 61/M. 10 Ekim 680.
 
Hz. Hüseyin’in ayakkabıları, elbiseleri, sarığı, çadırlardan arta kalan bütün eşyalar Kûfeliler tarafından yağmalandı. Bazı müdaha­leler olmasa Şemir b. Zilcevşen gibi zalimler, Hz. Hüseyin’in aile fertlerini ve hatta hasta yatmakta olan Ali el-Asğar’ı bile öldürecek­lerdi.
 
Hz. Hüseyin’in bedeninde otuz üç mızrak yarası ve otuz dört kılıç darbesi tespit edildi. Ok yaraları bunların dışındaydı.
 
Hz. Hüseyin’in adamlarından yetmiş iki kişi şehid düşmüş, Kûfelilerden de seksen sekiz kişi öldürülmüştü.
Deneyiminizi iyileştirmek için çerezler kullanıyoruz. Detay: Çerez Politikası