Kureyşin İslâm Aleyhtarlığı
1. Mevki ve nüfuz endişesi
İslâmın ana görevi, bu büyüyü, bu sihri yani bu putçuluğu hemen yok etmek ve geçersiz kılmaktı. Ama bunun son bulmasıyla Kureyşin ihtişamı, gücü ve bölgesel etkisi de son bulacaktı. O yüzden Kureyş İslâma şiddetle karşı çıktı. Karşı çıkanlar arasında kendi menfaatlerine ne ölçüde zarar gelebileceğini tahmin edenler, o ölçüde aşırı gitmişlerdi.
Kureyşin en büyüğü Harb b. Ümeyye idi. Ficâr savaşında da komutan oydu. Ama Harbin bu savaşta ölmesinden sonra oğlu Ebu Süfyân onun yetkilerini taşıma yeteneğine sahip olmadığından Velîd b. Muğîre yetenek ve nüfuzu ile başkanlığı ele geçirdi. Ebu Cehil yeğeni idi, o da Kureyş içerisinde imtiyaz sahibi, seçkin bir kişiydi. Ebu Süfyân babasının mevkiini ele geçirememişse de Emevilerin lideriydi. Hâşimîler içinde en yaşlı olan Resûlullahın (s.a.s) amcası Ebu Lehebdi. Sehm kabilesi içinde en etkili ve yetkili kişi As b. Vâildi. Son derece zengin ve çok çocuğu vardı.
Kureyşin sevk ve idaresi, bu liderlerin elindeydi. Bu yüzden İslâma şiddetle karşı çıkanlar da bunlardı. Esved b. Muttalib, Esved b. Abd-i Yeğûs, Nadir b. el-Hâris, Ümeyye b. Halef, Ukbe b. Ebu Muayt ve diğer Kureyş ileri gelenleri bu insanların etkisi altındaydı. Bu yüzdendir ki İslâm düşmanlığında onların adı sürekli geçecektir.
Kureyşin düşüncesine göre; Peygamberlik gibi yüksek bir makam, birinin olacaksa ya Mekke, ya da Tâif büyüklerinden birinin olmalıydı.
Dediler ki: Bu Kurân iki şehirden -Mekke ve Tâiften- büyük bir adama indirilse olmaz mıydı? (Zuhruf, 43/31) -Yani Velîd b. Rebîa veya Ebu Mesud es-Sekafî gibi biri olabilirdi.-
Araplar arasında başkan olabilmek için servet ve çocuk sahibi olmak, önemli bir şarttı. Oğullar ve evlatlar konusunda çoğunlukla yabani ve ilkel milletlerde çocuğu olmayanlar ahiret âleminin bereketlerinden mahrum kalırlar, düşüncesi mevcuttu. Çocuk sahibi olmadığı takdirde insan tam kurtuluşa eremez inanç ve düşüncesi Hindu inanışlarında da vardır. Yukarıda anlatılan özelliklerden dolayı Kureyş kabilesinde başkanlık hakkına sahip olanlar; Velîd b. Muğıre, Ümeyye b. Halef, As b. Vâil es-Sehmî ve Ebu Mesud es-Sekafî idiler. Hz. Peygamber (s.a.s) bu sıfatlardan tamamen uzaktı. Eteği servet tozuna bulaşmamıştı. Erkek çocukları da bir-iki yıldan daha fazla yaşamamıştı.
2. Yanlış telâkkiler
Kureyş, Hıristiyanlardan nefret ederdi. Bunun nedeni Kabeyi yıkmaya gelen Habeş kralı Ebrehe el-Eşremin Hıristiyan olmasıydı. Bu yüzdendir ki Kureyşliler, Hıristiyanlara karşılık îran ateşperestlerini daha çok severlerdi. Bizansla yaptığı savaşta İranlılar zafer elde edince Kureyşliler sevinmişmiş, Müslümanlar ise üzülmüşlerdi. Bu olay üzerine şu âyet indi:
Rumlar, Arapların bulunduğu bölgeye en yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Hâlbuki onlar, bu yenilgilerinden sonraki bir kaç yıl içinde galip geleceklerdir. Eninde sonunda emir Allahındır. O gün müminler de Allahın yardımıyla sevineceklerdir. (Rûm, 30/2-4)
Kureyş kabilesinin İslâma şiddetle karşı çıkmasının bir başka nedeni de İslâmla Hıristiyanlık arasında birçok şeyin ortak olmasıydı. Daha ötesi şudur ki: O dönemde İslâmın kıblesi Beytül-Makdisti. Medine-i Münevverede de kıble olmaya devam etti. Bu yüzden Kureyş, Hz. Peygamberin Hıristiyanlığı ihya etmeye çalıştığını sanmıştı.
3. Hâşimî-Emevi Rekabeti
Önemli bir neden de kabileler arasındaki rekabetti. Kureyş içinde iki kabile son derece seçkin ve rakip konumundaydı; Hâşim oğulları ile Ümeyye oğulları. Abdülmuttalib, kendi gücü ve istidadı ile Hâşim oğullarının kefesini ağır bastırmış, Ümeyye oğullarına karşı üstünlüğü sağlamıştı. Ama ondan sonra bu sülâlede etkili ve güçlü bir kişi ortaya çıkmadı. Ebu Tâlib zengin değildi. Abbas zengin, ama cömert değildi. Ebu Leheb ise ahlâksızdı. Bu yüzden Emevilerin hâkimiyet ve gücü sürekli gelişti. Ümeyye oğulları hanedanı, Hz. Peygamberin peygamberliğini, rakipleri olan Hâşim oğullarının kendilerine üstünlük sağlamaları sanıyordu.
İşte bu yüzden Hz. Peygambere Ümeyye oğulları herkesten çok karşı çıktı. Bedir dışında bütün savaşlar Ebu Süfyânın başının altından çıkmış ve bu savaşların hepsinde ordu komutanı daima Ebu Süfyân olmuştu.
Hz. Peygambere (s.a.s) en çok düşman olan ve namaz kılarken mübarek sırtına deve işkembesi getirip koyan, Ukbe b. Ebu Muayt da Emevilerdendi. Ümeyye oğullarından sonra Hâşim oğullarıyla denklik iddiasında bulunan kabile, Mahzûm oğulları sülâlesiydi. Velîd b. Muğîre işte bu sülâlenin, lideriydi. O bakımdan bu kabile de Hz. Peygambere şiddetle karşıydı. Ebu Cehilin bir konuşmasından bu anlattıklarımızın doğruluğu ortaya çıkmaktadır. Bir keresinde Ahnes b. Şurayk, Ebu Cehilin yanma geldi ve: Muhammed (s.a.s) hakkındaki kanaatin nedir? dedi. Ebu Cehil: Abdi Menâfoğulları -Hâşim oğulları- ile daima rakip olageldik. Onlar misafirperverlik yaptıysa biz de yaptık. Onlar kan akıttıysa biz de akıttık. Onlar ikramda bulunduysa, biz daha fazla ikramda bulunduk. Onlarla her bakımdan aynı seviyeye gelip eşitlik sağlayınca Hâşim oğulları üstünlük sağlamak için Peygamberlik iddiasında bulunmaya başladılar. Allaha andolsun ki biz bu Peygambere asla inanmayacağız! dedi.(1)
4. Fazilet kavgası
Bir diğer neden de Kureyş içinde ahlâksızlığın iyice yayılmış olmasıydı. Eşraftan önemli kişiler her türlü ahlâksızlığı yapıyorlardı. Hâşim oğulları içinde ahlaksız bakımından en önde giden Ebu Leheb idi. Bir defasında Kâbe-i Muazzamanın hazinesinden çaldığı altın geyik heykelini çalarak satmıştı.(2) Zühre oğullarının yeminli dostu olan ve Arap liderleri arasında sayılan Ahnes b. Şurayk laf taşıyıcı (koğucu) ve aşırı yalancı biriydi. Nadir b. Haris yalan söylemeyi âdet haline getirmişti. Bu şekilde birçok makam-mevki sahibi kimse, değişik türden adi hareketlerin esiri olmuşlardı. Hz. Peygamber (s.a.s) ise bir taraftan putperestliğin kötülüklerini anlatıyor, diğer taraftan bu ahlâksızlıkları şiddetle tenkit ediyordu. Bundan dolayı da onların haşmeti, egemenlik ve sultaları sarsılıyordu. Kufân-ı Kerîmde bu ahlâksızlar hakkında artarda âyet iniyordu. Her ne kadar anlatış tarzı genel idiyse de insanlar sözün kime yönelik olduğunu biliyordu. Kurân-ı Kerim bu durumu şöyle anlatmaktadır:
(Resulüm) Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan laf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günaha dadanmış, kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiçbirine, mal ve oğulları vardır diye, sakın boyun eğme. (Kalem, 68/10-14)
Eğer vazgeçmezse derhal perçeminden yakalarız, o yalancı, günahkâr perçeminden. (Alak, 96/15-16)
Nasihat ve öğüt yoluna gidilmesi mümkündü. Ama uzun süreden beri Arap gururu, servet ve hâkimiyet övüncü, başkanlık iddiası gibi şeylerin pençesi altında kendinden geçmiş insanlara indirilen uyan darbesi şiddetli olmazsa onlar kendilerine gelemez. O yüzden birçok zalime şöyle hitap edilmiştir:
Tek olarak yaratıp, kendisine servet ve gözü önünde duran oğullar verdiğim, kendisi için -nimetleri önüne- serdikçe serdiğim o kimseyi bana bırak. Üstelik o -nimetlerimi- daha da arttırmamı umuyor. Asla! Çünkü o, âyetlerimize karşı alabildiğine inatçıdır. (Müddesir, 74/11-16)
Bu hitap Kureyşin baş tacı olan Velîd b. Muğîreye yöneliktir ve bu sözler, görünüşte hiç bir makam, mevki ve nüfuzu bulunmayan bir insanın diliyle söyleniyordu.
Bütün Kureyşe hatta bütün Araplara eşit şekilde etki eden Hz. Peygambere karşı çıkışın en büyük sebebi; yüzlerce yıldan beri Arapların dileklerde bulunduğu, bütün ihtiyaçlarını arz ettikleri, her gün önüne baş koydukları putlarının adını-sanını İslâmın ortadan kaldırmasıydı. Kurân onlar hakkında şöyle diyordu:
Siz ve Allahın dışında taptığınız şeyler cehennem yakıtısınız. (Enbiyâ, 21/98)
Her biri Kureyşi çileden çıkarmaya yetecek olan bu nedenlerden dolayı, İslâm daveti başlar başlamaz şiddetli çatışmaların ve kan akıtmanın başlayacağı muhakkaktı. Ama Kureyş, sabırla hareket etti. Bunun da nedenleri vardı.
Kureyş kabilesi iç savaşlarda tükenmişti. Ficâr savaşında öyle tükenmişti ki savaşın adını duymaktan bile korkuyordu. Kabilecilikten dolayı savaş, sadece kabilenin herhangi bir mensubunun öldürülmesiyle başlayabiliyordu. Öldürülen kişinin kabilesi, hiç bir araştırma yapmadan intikam almak için ayağa kalkıyor, öcünü almadığı sürece de bu intikam ateşi sönmüyordu. Hz. Peygamber (s.a.s)in öldürülmesine karar vermek, Kureyş için son derece kolaydı. Ama biliyorlardı ki, Hâşim oğulları Onun kanını yerde bırakmayacak, intikamını mutlaka alacak, böylece kademe kademe bütün Mekke savaşa girecekti. Birçok insan Müslüman olmuştu, içinde bir kaç mensubu Müslüman olmamış kabile kalmamıştı. O yüzden İslâm eğer onlara göre bir suçsa onun suçlusu bir kişi değil, aksine Müslümanlığı kabul etmiş yüzlerce insandı. Ancak hepsinin kökünü kazımak da imkânsızdı.
Kureyşliler arasında bazı yüce duygulu, iyi karakterli insanlar da vardı. Onlar karaktersiz oluşlarından dolayı değil, iyi niyetli düşüncelerle Hz. Peygambere karşı çıkıyorlardı.(3)
Hülasa;
Hz. Peygamber (s.a.s) açıkça herkesi İslâma çağırıp putperestliği açıktan kötülemeye başlayınca Kureyşin bazı şerefli mensupları Ebu Tâlibe giderek şikâyetçi oldular. Ebu Tâlib yumuşak ve tatlı sözlerle onları ikna edip gönderdi ama anlaşmazlık duruyordu. Hz. Peygamber (s.a.s) görevinden vazgeçemezdi. Nitekim İslâma davete ve putperestliği kötülemeye devam etti. Bu yüzden Kureyş temsilcileri Ebu Tâlibe tekrar gittiler. İçlerinde Kureyşin bütün liderleri, yani Utbe b. Rebîa, Şeybe, Ebu Süfyân, As b. Hişâm, Ebu Cehil, Velîd b. Muğîre, As b. Vâil ve diğerleri vardı. Ebu Tâlibe:
Yeğenin mabudlarımıza hakaret ediyor. Babalarımızı, atalarımızı dalâlette gösteriyor, bizi ahmak yerine koyuyor. Ya sen aradan çık veya sen de ortaya çık da kozlarımızı paylaşalım dediler. Ebu Tâlib durumun nazik bir noktaya geldiğini, artık Kureyşin tahammül edemediğini ve kendisinin de tek başına Kureyşe karşı koyamayacağını gördü. Hz. Peygambere kısaca şöyle dedi:
Amcasının ciğerparesi, bana kaldıramayacağım yükü yükleme dedi. Hz. Peygamberin görünüşte birazcık dayanak ve desteği varsa, o da Ebu Tâlibdi. Ama artık kendisini destekleyen amcasının sağlam tutumunda da sarsılma vardı. Buna çok üzülen Peygamber, gözlerinden yaşlar boşanarak:
Allaha yemin olsun, eğer bunlar bir elime güneşi, diğer elime ayı getirip koysalar, yine de davamdan vazgeçmem. Allah ya bu işi tamamlayacak, ya da bu uğurda feda olacağım buyurdu. Hz. Muhammed (s.a.s)in dokunaklı sesi Ebu Tâlibi derinden etkiledi ve Resûlullaha:
Git! Hiç kimse senin kılına bile dokunamaz dedi.(4)
Hz. Peygamber (s.a.s) eskiden olduğu gibi İslâma davet etmeye devam etti, Kureyş her ne kadar Hz. Peygamberi öldürmeye karar verememişse de türlü eziyetler ediyordu. Yollarına dikenler döşüyor, namaz kılarken mübarek vücuduna pislik atıyor çirkin sözler söylüyorlardı. Bir keresinde, Kabede namaz kılıyordu. Ukbe b. Ebu Muayt boynuna bezi sardı ve öyle sert çekti ki Hz. Peygamber dizleri üzerine yere düştü. Kureyş Onun bu hakaretlere tahammül edişine, bu eziyet ve işkencelere katlanışına hayret ediyordu. İnsan beyni, bir insanın makam, mevki, mal, mülk, heves ve hırsının dışında böyle eziyetlere, böyle işkencelere katlanmasına akıl erdirebilir miydi? Kureyş de öyleydi. O yüzden Utbe b. Ebu Rebîa Kureyş adına Hz. Peygambere gitti ve:
Muhammed! Sen ne istiyorsun? Mekkenin liderliğini mi? Zengin ve asil bir aileden evlenmeyi mi? Mal, mülk, servet mi? Sana bunların hepsini verebiliriz. Bütün Mekkenin, emrin altına girmesine de razı olabiliriz, ama buna karşılık sözlerinden vazgeçmelisin! dedi. Utbe bu isteğinde başarılı olacağına kesin gözüyle bakıyordu. Ama bütün bu teşvik ve özendirmelerin karşılığında Hz. Peygamber (s.a.s) Kurân-ı Kerîmin şu ayetlerini okudu:
De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilâhınızın bir tek İlah olduğu vahyolunuyor. Artık Ona yönelin, Ondan mağfiret dileyin. (Fussilet, 41/6)
De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip Ona ortaklar mı koşuyorsunuz? O âlemlerin Rabbidir (Fussilet, 41/9).
Utbe geri döndüğünde artık eski Utbe değildi. Kureyşe giderek şöyle dedi:
Muhammedin söylediği sözler şair sözleri değil, başka bir şeydir. Kanaatim o ki; siz onu kendi haline bırakınız. Eğer işini başarır da Araplara galip gelirse bu sizin şerefiniz olur. Aksi takdirde Araplar onu kendiliğinden yok eder. Ama Kureyş buna yanaşmadı.(5)