"Evladım, bu yolun mânevî bazı hâlleri vardır; siz bilmezsiniz."
Maneviyat erlerinin belli bir olgunluğa ulaşmaları ve mâna âleminde terakki (yükselme) ettiklerinin bir işareti olan murâkabe hâli, tasavvufta önemli bir makamdır. Bu hâli ancak yaşayanlar bilirler.
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ ۚ
"Siz nerede olursanız olun O sizinle beraberdir."
(Hadîd Sûresi, 57/4)
Zamandan ve mekândan münezzeh olan Cenâb-ı Hak, sizin yaptıklarınızı bilir ve her hâlinizden haberdardır.
Başka bir âyette Rabbimiz buyuruyor:
إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِ
"Şüphesiz Rabbin gözetlemededir."
(Fecr Sûresi, 89/14)
Cenâb-ı Hakk'ın güzel isimlerinden biri de er-Rakîb (الرَّقِيبُ)'dir. Er-Rakîb; her şeyi gözeten, koruyan ve bütün işleri murâkabesi altında bulunduran demektir.
Murâkabe hâli, kulun kendisini her an Cenâb-ı Allah'ın gözetlediğinin şuurunda olmasıdır. Bu hâle, özellikle namaz ve ibadet esnasındaki hâline ihsan denir. Nitekim Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ihsanı şöyle tarif buyurmuştur:
"İhsan; Allah'a O'nu görüyormuş gibi ibadet etmendir. Sen O'nu görmüyorsan da O seni görmektedir."
(Sahîh-i Buhârî, Îmân, 37)
Murâkabe hâli, ibadet zamanları dışında da zihnimizi, kalbimizi temiz tutup bütün kontrolümüzü yüce Yaratıcımızın ilâhî nazarına teslim etme hâlidir. İslâm'ın koymuş olduğu helâl dairesi içerisinde dünyevî işlerimizle meşgul olurken dahi Hak ile beraber olma hâlidir. Yani el kârda iken gönlümüz yâr olan Cenâb-ı Hak'ta olmalıdır.
Merhum mürşidim Hacı Mustafa Hayri Baba Hazretleri zaman zaman bazı mânevî hâllere bürünürdü ve derdi ki:
"Evladım, bu yolun mânevî bazı hâlleri vardır; siz bilmezsiniz."
Sağlığında iken sırrı tercih etmiş olan mürşidimin bu hâline vâkıf olmak için onun gönül fezâsına girip dalmak ve hakikat yıldızlarına doğru yol almaktan geçer. İşte bu yol sevgi, muhabbet ve bağlılık yoludur.
Hadîs-i Kudsî'de Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
"Ben kulumun beni zannettiği gibiyim. Beni zikrettiği zaman onunla beraberim. O beni kendi içinde zikrederse ben de onu kendi katımda zikrederim. Beni bir topluluk içinde zikrederse ben de onu onlardan daha hayırlı bir topluluk içinde zikrederim. Bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım. Bana bir arşın yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak gelirim."
(Sahîh-i Buhârî, Tevhîd, 15)
Cenâb-ı Allah'ı hakkıyla zikreden gerçek zâkir kullar O'nu öyle zikrederler ki artık zikir sadece dil ile yapılmaz; kalp ve bütün beden de zikre iştirak eder. Dil her ne kadar lâl (suskun) olsa da gönül ve beden daima lisân-ı hâl ile "Allah, Allah" der durur.
Kalbini, aklını ve bedenini her türlü mâsivâdan arındırmış olan kimse yani Allah'tan gayrisini zihninden çıkartmış kimse; ruhunu ötelere, ötelerin ötesine ve daha sayamayacağımız kadar ötelerin ötesine,
فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ
"Öyleyse Allah'a koşun."
(Zâriyât Sûresi, 51/50)
ayetinde emrolunduğu şekliyle koşar adım Hakk'a doğru vâsıl olanlardandır.
Bu hâlde olanlara ne mutlu! Onlar gerçekten zikrin tadına ve hakikatine ermiş,
فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ
"Siz Beni zikredin ki Ben de sizi anayım."
(Bakara Sûresi, 2/152)
emrine itaat eden salih ve bahtiyar kullardır.
Cenâb-ı Hak bizleri de bu hâlde olan zâkir kullarından eylesin.
Âmin.